Ana baba hakkı

Sual: Ana baba hakkıyla ilgili bilgi verir misiniz? Ana babaya davranışlarımız nasıl olmalı, dine uygun emirleri veya dine uygun olmayan emirleri olduğunda nasıl hareket etmeliyiz?
CEVAP
Bu konuda İslâm Ahlâkı kitabında buyuruluyor ki:
Hak teâlâ hazretleri Mûsâ aleyhisselâma buyurdu ki, (Yâ Mûsâ! Bir kimse, ana-babasına karşı gelirse, onun dilini kes ve herhangi bir azâsıyla ana-babasını gücendirirse, o azâsını kes!) Ana-babasını râzı eden kimse için, Cennette iki kapı açılır. Ana-babası râzı olmayan kimse için de Cehennemde iki kapı açılır. Bir kimsenin ana-babası zâlim dahî olsalar, onlara karşı gelmek, onlarla sert konuşmak câiz değildir.

Hak teâlâ buyurdu ki: (Yâ Mûsâ! Günâhlar içinde bir günâh vardır ki benim indimde çok ağır ve büyüktür. O da, ana-baba evlâdını çağırdığı zamân, emrine muvâfakat etmemesidir.) Ana-baba çağırdığı zamân herhangi bir işle uğraşırsan, hemen onu terk edip, derhal ana-babanın emrine koşacaksın! Anan-baban sana kızıp bağırırsa, onlara sen bir şey söyleme! Ananın-babanın duâsını almak istersen, sana emrettikleri işleri çabuk ve güzel yapmaya çalış! Bu işini beğenmeyip sana gücenmelerinden ve bedduâ etmelerinden kork! Sana darılır iseler, onlara karşı sert söyleme! Hemen ellerini öperek gazaplarını teskin eyle! Ananın-babanın kalplerine geleni gözet! Zîrâ senin seâdetin ve felâketin, onların kalplerinden doğan sözdedir. Anan-baban hasta ise, ihtiyâr ise, onlara yardım et! Seâdetini onlardan alacağın hayır duâda bil! Eğer onları incitip, bedduâlarını alırsan, dünyâ ve âhiretin harâp olur. Atılan ok tekrâr geri yaya gelmez. Onlar hayâtta iken, kıymetini bil!

Allahü teâlânın rızâsı, dînine bağlı olan ana-babanın rızâsında, Allahü teâlânın gazabı, dînine bağlı olan ana-babanın gazabındadır. Habîb-i kibriyâ “sallallahü aleyhi ve sellem” bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: (Cennet anaların ayağı altındadır.) Yanî, sana dînini, îmânını öğreten ananın-babanın rızâsındadır. Hak teâlâ hazretleri Mûsâ aleyhisselâma dedi ki: (Yâ Mûsâ! Ana-babasını râzı eden, beni râzı etmiş olur. Ana-babasını râzı edip bana âsi olan kimseyi dahî iyilerden sayarım. Ana-babasına âsi olan, bana mutî’ olsa bile, onu fenâlar tarafına ilhâk ederim.)

Îmânı olanlardan Cehennemden en sonra çıkacak olanlar, Allahü teâlânın yolunda olan anasının, babasının islâmiyete uygun olan emirlerine âsî olanlardır.

148 - Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: (Ana-babaya iyilik etmek, nâfile namâz, oruç ve hac [ve ömreye gitmek] fazîletlerinden dahâ fazîletlidir. Ana-babasına hizmet edenlerin ömrü bereketli ve uzun olur. Ana-babasına karşı gelip, onlara âsî olanların ömürleri bereketsiz ve kısa olur. Anasına-babasına âsî olan melûndur.)

Hasen-i Basrî “rahime-hullahü teâlâ” Kâbeyi ziyâret ve tavâf ederken bir zât gördü ki, arkasında bir zenbil ile tavâf eder. O zâta dönüp dedi ki: Arkadaş, arkandaki yükü koyup öylece tavâf etsen dahâ iyi olmaz mı? O zât cevâben dedi ki, bu arkamdaki yük değil, babamdır. Bunu Şâmdan yedi kere buraya getirip tavâf eyledim. Çünkü, bana dînimi, îmânımı bu öğretti. Beni islâm ahlâkı ile yetiştirdi, dedi. Hasen-i Basrî hazretleri ona dedi ki, kıyâmet gününe kadar böylece arkanda getirip tavâf eylesen, bir kere kalbini kırmakla bu yaptığın hizmet havaya gider ve yine bir defa gönlünü yapsan, bu kadar hizmete mukâbil olur.

149 - Peygamberimize “aleyhisselâm” bir kişi geldi ve dedi ki, yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Benim anam-babam ölmüştür. Onlar için ne yapmam lâzımdır? Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Onlara dâimâ duâ eyle! Onlar için Kur’ân-ı kerîm oku ve istigfâr et!)

Eshâb-ı kirâmdan biri “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bundan fazla yapılacak bir şey var mı? Buyurdular ki, (Onlar için sadaka verin ve hac eyleyin!) Biri çıkıp dedi ki, anam-babam çok şefkatsizdirler, onlara nasıl itâat eyleyeyim? Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Anan seni dokuz ay karnında gezdirdi. İki sene emzirdi. Seni büyütünceye kadar koynunda besledi ve sakladı, kucağında gezdirdi. Baban da seni büyütünceye kadar birçok zahmetlere katlanarak seni besledi. İdâre ve maişetini temîn eyledi. Sana dînini, îmânını öğrettiler. Seni islâm terbiyesi ile büyüttüler. Şimdi nasıl olur da, şefkatsiz olurlar? Bundan dahâ büyük ve kıymetli şefkat olur mu?)

150 - Ana-baba hakkında hikâye olunur ki, hazret-i Mûsâ aleyhisselâm, Tûr-i sînâda Hak teâlâ hazretleri ile mükâleme ederken, (Yâ Rabbî! Âhirette benim komşum kimdir?) diye sordu. Hak teâlâ buyurdu ki, (Yâ Mûsâ! Senin komşun, falan yerde, falan kasaptır!) Mûsâ aleyhisselâm kasabın yanına giderek beni misâfir eder misin dedi. Yanında misâfir oldu. Yemek zamânı gelince, kasap, bir parça et pişirdi. Duvârdaki asılı zenbili aşağı alarak, orada bulunan ve sâdece kemiklerden ibâret bir kadına et verdi ve suyunu da verdi. Üstünü başını temizleyip, zenbile koydu. Mûsâ ‘aleyhisselâm” sordu, bu senin neyindir? Kasap, annemdir. İhtiyâr olup bu hâle girdi; işte her sabâh, akşam kendisine böyle bakarım dedi. Kasap annesine yemek verirken, o zayıf ve âciz annesi, oğluna duâ ederek, yâ Rabbî! Oğlumu Cennette Mûsâ aleyhisselâma komşu eyle dediğini Mûsâ aleyhisselâm dahî işitmiş. Bunun üzerine kasaba, Mûsâ aleyhisselâm müjde ederek, seni Allahü teâlâ affederek, Mûsâ aleyhisselâma komşu etmiş, demiştir.

151 - Gaflet ve şaşkınlığa kapılarak ana-babanın kalbini kırarsan, derhâl onların rızâsını almaya çalış, yalvar, minnet eyle ve her ne yaparsan yap, onların gönlünü al! Ana-babanın evlât üzerinde hakları çok büyüktür. Bunu dâimâ göz önünde tutarak, ona göre hareket eyle!

Tenbîh: Anaya, babaya ve hocaya ve hükûmete isyân etmek, karşı gelmek câiz değildir. İslâmiyetin yasak ettiği bir şeyi emrederlerse, isyân etmemeli, suç ve günâh işlememelidir.

Şemsül-eimme-i Serahsînin “rahime-hullahü teâlâ” [483 de vefât etti] (Siyer-i Kebîr) şerhi tercümesi 83. cü sahîfesinde diyor ki: Ana-babaya iyilik etmek, onları zarardan ve sıkıntıdan korumak farz-ı ayndır. Cihâda gitmek ise, farz-ı kifâye olduğundan, ana-babadan izin olmadıkça harbe gitmek helâl olmaz. Ana-baba kâfir de olsalar, onlara iyilik etmek, hizmet etmek farzdır. Ticâret, hac ve ömre için ana-babadan izinsiz sefere gitmek câizdir. İlim öğrenmek için gitmek de öyledir. Zîrâ bunlarda, harp gibi, ölüm tehlikesi olmadığından, ayrılık hüzünleri, kavuşmak ümîdi ile zâil olur. Ana babanın ve hocanın günâha sokacak olan emirlerine itâat lâzım değildir. Meselâ, hırsızlık için veyâ birini öldürmek için veyâ yol kesicilik için veyâ zinâ için bir kadını bir yere gönderirlerken, orada buna mâni’ olabilecek bir adam bulunsa, fakat bu adamın mâni’ olmasına anası-babası müsâade etmese, bunları dinlemeyip mâni’ olması lâzımdır. Zîrâ, günâha mâni’ olmak farz-ı ayndır. Ana-babaya itâat ise, günâh olmayan emirleri için, farzdır. Ana-babanın farzı terk ettirmesi günâh olduğundan bu emirleri yapılmaz. Nisâ sûresi elli dokuzuncu âyetinde meâlen, (Ey müminler! Peygamberime “sallallahü aleyhi ve sellem” ve sizden olan, âmirlerinize itâat ediniz!) buyuruldu. Günâh olmayan emirlere itâat lâzımdır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bir yere ufak bir askerî birlik göndermişti. Başlarına da bir kumandan tayîn etmişti. Âmirleri, bunlara kızıp, büyük bir ateş yaktırdı ve bu ateşe giriniz, bana itâat farzdır dedi. Askerlerin bazısı girelim, dedi. Bir kısmı da biz ateşten kurtulmak için müslümân olduk, girmeyelim, dedi ve girmediler. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bunu haber alınca: (Eğer itâat edip girselerdi, Cehennemde ebedî kalırlardı) buyurdu. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Üzerinize âmir tayîn edilen müslümân, her kim olursa olsun, harâm ile emretmedikçe, ona itâat ediniz! Harâm olan emirlerine itâat etmeyiniz!) İtâat etmemek başkadır. İsyân etmek, karşı gelmek başkadır. Bu iki şeyi birbirine karıştırmamalıdır.

[Siyer-i kebîrden, buraya kadar yazılanlardan anlaşılıyor ki, ananın babanın, hocanın ve hükûmetin harâm olan şeyleri emretmeleri hâlinde, bunlara isyân edilmez.

Karşı gelinmez. Bu emirleri, dinde günâh olmayacak ve devletin kanûnunda suç olmayacak şekilde yapılır. Meselâ bir adama anası evlenme derse veyâ falanca kızı almayacaksın veyâ âileni bırakacaksın derse veyâ falanca âlime gidip dînini öğrenmeyeceksin derse, bu sözleri islâmiyetin îcâb ettirdiği bir sebep ile değil ise, itâat îcâb etmez. Fakat, yine sert söylemek, karşılık vermek câiz değildir.

Kâfir olan âmirlerin, din düşmanlarının islâmiyete uygun olan emirleri, islâmiyete uymak niyeti ile yapılır. İslâmiyete uymayan emirleri karşısında müşkil vaziyete düşerse, kanûnî yollardan hakkını arar.

Ananın, babanın, hocanın, itâat lâzım olmayan emirleri yapılmadığı zamân özür, bahâne anlatmalı ve hafîf ve yumuşak söylemelidir. Yanî, emri yapmamak, isyân ve hakâret şeklinde olmayıp, kusûr ve kabâhat şekli verilerek fitneye sebep olmamalıdır. Mısırlı Hasen Bennâ ve bunun yetiştirmelerinden Seyyid Kutb gibi mezhepsiz, câhil din adamları, [yobazlar], (Cihâd, zulüm edenlere ve zâlimlere karşıdır) âyet-i kerîmesini ileri sürerek, hükûmete isyân ettiler. Hasen 1368 [m. 1949] de, Seyyid Kutb da 1386 [m. 1966] isyânında idâm edildi. Aldattıkları binlerce genç de, zindanlarda senelerce işkence çektikten sonra öldürüldüler. (İhvân-ı müslimîn), yanî müslümân kardeşler denilen bu gençler, 1982 de Sûriyedeki zâlim Esad hükûmetine de isyân ederek, Hama şehrinin yakılıp yıkılmasına ve on binlerce müslümânın fecî’ şekilde öldürülmesine sebep oldular. Hâlbuki, zâlim, hattâ kâfir hükûmetlere karşı isyân etmeyi, fitne çıkarmayı, dînimiz yasak etmektedir. Böyle fitne çıkarmak, cihâd değil, ahmaklıktır. Büyük günâhtır. Yukarıdaki âyet-i kerîme, Hac sûresinde olup, Medînede yeni kurulan islâm devletinin, Mekkedeki kâfirlerle cihâd yapmasına izin vermektedir. Bu âyet-i kerîme, islâm devletinin, zâlim, kâfir diktatörlerle cihâd etmesine izin vermektedir. Yanî cihâdı, devlet yapar. Devletin ordusu yapar. İnsanın öteye, beriye saldırmasına, hükûmete karşı gelmesine cihâd denmez. Eşkıyâlık denir ki, büyük günâhtır. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, kâfir, zâlim hükûmete bile isyân etmeyi yasak etmiştir. Mezhepsiz, câhil din adamları [yanî zındıklar], Ehl-i sünnet âlimlerinin yüksekliklerini bilmedikleri için ve tefsîr, fıkıh kitâplarının manâlarını anlamadıkları için, kendilerini âlim sanıyorlar. Âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden yanlış, bozuk manâlar çıkararak, islâm dînine ve müslümânlara çok zarar yapıyorlar.

En büyük islâm devleti olan Osmânlılara karşı son ihtilâli İngilizler hâzırladı.

Merkezi Selânik’te bulunan üçüncü ordunun bazı genç subayları, İngiliz câsûsları tarafından bol para ve makâm vaatleri ile aldatıldı. 7 temmuzda Şemsî pâşa, teğmen Âtıf tarafından vuruldu. 23 temmuz 1908 de ikinci meşrûtiyet ilân edildi. Devletin idâresi câhillerin eline geçti. Ehliyetli kimseler zindanlara atıldı. Çoğu idâm edildi. 1915 ocak ayında Enver pâşa, Rus hudûduna asker gönderilmesi için emir verdi. Tecrübeli subaylar, yollarda kar var, marttan sonra gönderelim dediler. Hâyır, ben emrediyorum, şimdi gidilecek dedi, bu subayları cezâlandırdı. 86.000 asker Sarıkamış’ta donarak öldü. Her tarafta verilen, böyle ahmakça emirler ve idâmlar, milleti bıktırdı. Pâşalar bu hâli anlayınca, canlarını kurtarmak için Avrupa’ya kaçtılar. Talât pâşa Berlin’de, Enver pâşa 1922 de Rusya’da, Cemâl pâşa Tiflis’de öldürüldü. Enver pâşanın kemikleri 1996 da İstanbul’a nakledildi. 1908 isyânının milletimize verdiği nice büyük zararlar ve felâketler (Eshâb-ı Kirâm) kitâbımızda yazılıdır.]